Kulillahümme Malikel Mülk Hangi Surede Geçiyor? Sosyolojik Bir Bakış Açısı
Toplumları anlamak, toplumsal normları çözümlemek ve bireylerin bu normlarla ilişkilerini keşfetmek, her birimizin sosyal varlıklar olarak içinde bulunduğumuz dünyayı daha derinlemesine incelememize yardımcı olabilir. Hayatın çeşitli katmanlarında ve insan ilişkilerindeki etkileşimlerde, bireylerin toplumla olan bağlarını incelediğimizde, sosyolojik olarak bir anlayışa varmak, sadece teorik değil, aynı zamanda gündelik hayatla ilgili sorulara da yanıt aramaya olanak sağlar.
Kulillahümme Malikel Mülk cümlesi, Müslümanlar için büyük bir anlam taşır. Bu ifade, İhlas Suresi’nin son ayetlerinde yer alır: “Kulillahümme malikel mülk, tu’til mülkemen teşâü ve tenzî’ul mülkemen teşâü.” (Allah’ım, mülkün sahibi sensin, dilediğine mülkü verirsin, dilediğinden mülkü alırsın.) Bu ayette geçen “malikel mülk” ifadesi, mutlak güç ve sahiplik kavramlarını çağrıştırır. Dinî bir perspektiften bakıldığında, bu ifade bireyi Tanrı’nın mutlak iradesine teslim olmanın bir sembolüdür. Ancak bu ifade, yalnızca dini bir anlam taşımakla kalmaz; aynı zamanda toplumsal yapılarla, güç ilişkileriyle ve bireysel kimliklerle ilgili önemli sosyolojik ipuçları da sunar.
Temel Kavramlar: Mülk ve Güç İlişkileri
“Mülk” kelimesi, “sahiplik” veya “egemenlik” anlamına gelirken, bireyler ve toplumlar arasındaki güç ilişkilerinin de bir yansımasıdır. Gücün kimin elinde olduğu, hangi yapıların bu gücü koruduğu ve toplumların nasıl şekillendiği soruları, sosyolojinin en temel soruları arasında yer alır. Güç ise, insanların belirli sonuçları etkileme yeteneğini ifade eder ve çoğu zaman egemen bir ideolojiyle ilişkilendirilir. Toplumsal yapılar güç tarafından şekillenir ve güç, bireylerin ve grupların kendi hayatlarını nasıl yönlendirdiğini belirler.
Kulillahümme malikel mülk cümlesi, bu güç ilişkilerinin tanımında bize önemli bir bakış açısı sunar. Her şeyin sahibinin Tanrı olduğuna inanmak, toplumsal adalet ve eşitsizlik üzerine düşünmemize neden olabilir. Eğer her şeyin mutlak sahibi Tanrı ise, o zaman insanlar arasında eşitsizliği sürdürmenin ne kadar anlamlı olduğu sorusunu gündeme getirebiliriz.
Toplumsal Normlar ve Cinsiyet Rolleri
Toplumların şekillenmesinde en önemli faktörlerden biri de toplumsal normlardır. Normlar, bireylerin toplumda nasıl davranmaları gerektiğini belirleyen yazılı olmayan kurallardır. Bu normlar, çoğu zaman gücün kimde olduğunu ve toplumun bu güce nasıl hizmet ettiğini gözler önüne serer. Sosyolojik olarak incelendiğinde, normlar genellikle egemen grupların çıkarlarını koruyan, onların gücünü meşrulaştıran kurallar olarak karşımıza çıkar.
Özellikle cinsiyet rolleri, bu normların ne kadar katı ve belirleyici olduğunu gösteren önemli bir örnektir. Kadınlar ve erkekler arasındaki toplumsal eşitsizlik, büyük ölçüde bu rollere dayalıdır. Erkeklerin güçlü, lider, karar verici figürler olarak kabul edilmesi, kadınların ise daha çok ev içi rollerle sınırlanması, kültürel bir norm haline gelmiştir. Bu normlar, bireylerin dünyaya bakış açılarını şekillendirir ve toplumsal yapının işleyişini belirler.
Kültürel Pratikler ve Güç İlişkileri
Kültürel pratikler, bir toplumun değerleri ve inançları doğrultusunda şekillenen günlük alışkanlıklar ve davranış biçimleridir. Bu pratikler, bazen güç ilişkilerinin görünür hale gelmesine, bazen de bu ilişkilerin yeniden üretilmesine hizmet eder. Örneğin, aile yapıları, güç dinamiklerinin en belirgin olduğu alanlardan biridir. Ailedeki roller, toplumsal cinsiyetin nasıl kurgulandığını ve gücün nasıl dağıldığını belirler. Çocukların, kadınların ve erkeklerin aile içindeki rollerinin belirli bir normatif yapıya oturması, toplumda egemen olan değerlerin ve normların bir yansımasıdır.
Kültürel pratiklerin toplumsal normlar ile olan ilişkisi, bireylerin güç ilişkilerini anlamasında çok önemli bir yere sahiptir. Eğer bir toplumda güç, belirli bir sınıf veya cinsiyetin elindeyse, bu durum toplumsal yapının her katmanına sirayet eder. Toplumda eşitsizlik, kültürel pratiklerin şekillendirdiği normlarla pekişir.
Toplumsal Adalet ve Eşitsizlik
Toplumsal adalet, her bireyin eşit haklara sahip olması gerektiği ilkesine dayalıdır. Ancak, günümüzde toplumsal adaletin sağlanması çoğu zaman güç ilişkilerinin etkisi altında kalır. Güç, sadece belirli grupların elinde olduğunda, bu gruplar, kendilerinin en uygun olanları olduğunu düşündükleri şekilde toplumu biçimlendirme gücüne sahip olurlar.
Örneğin, tarihsel olarak bakıldığında, pek çok toplumda kadın hakları ve etnik eşitsizlik gibi konular, gücün kimde olduğu sorusuyla doğrudan ilişkilidir. Bir toplumda kadınlar ya da azınlıklar, güçsüz konumda kalmışsa, bu durum toplumsal adaletin önünde büyük bir engel teşkil eder. Bireyler, toplumun genel kabul gören normlarına göre yerleşmiş pozisyonlarda, genellikle bu eşitsizliği kabul etmek zorunda kalırlar.
Örnek Olaylar ve Güncel Akademik Tartışmalar
Örnek olarak, bir çalışmanın saha araştırmalarına dayalı verilerine göz atabiliriz. Birçok sosyolog, modern toplumlarda güç ilişkilerinin ve eşitsizliklerin iş yerlerinden, eğitim sistemlerine kadar her alanda nasıl somutlaştığını incelemiştir. Toplumsal cinsiyet eşitsizliği üzerine yapılan araştırmalar, erkeklerin daha fazla karar alma yetkisine sahip olduğu iş yerlerinde, kadınların bu yetkiden mahrum bırakıldığını ortaya koymaktadır.
Bununla birlikte, son yıllarda yapılan sosyolojik çalışmalar, kültürel değişimlerin gücü elinde bulunduran gruplar tarafından nasıl yönlendirildiğine dair yeni perspektifler sunmaktadır. Akademik çevrelerde, kültürel kapitalin (Pierre Bourdieu’nun kavramı) toplumun hangi kesimlerinin avantajlı olduğunu belirlemesi üzerine yoğun tartışmalar yapılmaktadır.
Sonuç: Sizi Ne Düşündürtebilir?
Sosyolojik bir bakış açısıyla, “Kulillahümme malikel mülk” ifadesi sadece dini bir kavram olmanın ötesine geçer. Bu ifade, toplumsal yapıları, güç ilişkilerini, cinsiyet rollerini ve kültürel pratikleri anlamamıza yardımcı olabilir.
Hepimizin içinde bulunduğu toplumda, güç dengeleri ve eşitsizlikler nasıl şekilleniyor? Bu denkleme nasıl dahil oluyoruz? Kendimizi bu güç yapıları içinde nasıl konumlandırıyoruz? Sonuçta, toplumsal adaletin sağlanması için atılacak adımlar, bireylerin ve grupların bu yapılarla nasıl etkileşime girdikleriyle yakından ilişkilidir. Bu konuda sizin gözlemleriniz neler? Toplumda eşitsizliklerin önüne geçmek için hangi yolları önerirsiniz?